mansur's profileBizler Sadece...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
April 22 KULAKLIKSenin kadar sokulgan bir yaratık görmedim ben, gücün yetse kulağımın taa derinliklerine ineceksin. Her türlü görgü ve edep kuralına aykırı olarak yaşıyorsun, kalabalık içinde fısıldamalar, bağırmalar, çağırmalar… Zaten uğursuz ve yararsız bir şey olduğun iki başlı olmandan belli; ne yaptığını bilmez, uçuk, ve tutarsız halinin sebebi de bu. Yalakalık kısmını ise hiç saymıyorum ya da parazit mi demeliydim? Ya, ne biçim bir meretsin sen, çık kulağımdan ve kulağıma girip askıntı olduğun hayatımdan! April 17 Bir "O" AnlarEline alıp oynadığın paketlenmiş küp şekerin, güzel alnının üzerinde kıvır kıvır uzanan dalgalı saçların, ballı sütten daha tatlı olan sözlerin ve ben… Bir anda yağan yağmur, üşüyen kollarım, hızla atan kalbim ve sen… Zamanın içeri alınmadığı bir yerdeydik bugün. Masanın üzerinde duran sedef işlemeli kül tablası, elimize aldığımız fincanlar ve orada olmamasına rağmen muhabbete konu olan küçük sinek… Gelip geçen insanlar, televizyonda çıkan klipler, sahici olmadıklarını haykıran çiçekler… Laleler, çiğdemler ve ikiz kuleler… Bir hayalin gerçekleşmesi, yeni hayaller ve gülen yüzler… Alınan sözler, verilenler, gerçekleşebilecekler ve gerçekleşemeyecekler… Uzayıp giden cümleler o anı anlatmaktan çok aciz… Bu yazıyı sadece “o” anlar… Sonsuz saygı ve sevgilerimle… Sadece mansur
April 15 OLGUNLARBugün sınav yok, ne yapsam diye düşünüyorum, hava sıcak, dışarısı cıvıl cıvıl, yurttan çıkıyorum, beşinci kattan aşağı koşar adımlarla inerken ilk defa beş kat merdiven inmekten zevk aldığımı hissediyorum. Libya Caddesinde karşıdan karşıya geçebilmek için geliştirdiğim üstün gözlemleme, çabuk karar verme ve hızlı koşma yetilerimi kullanarak karşıya geçiyorum, Meşrutiyet Caddesine çıkan yokuşa yavaş adımlarla tırmandıktan sonra heybetli Kocatepe Camiinin yanından Meşrutiyet boyunca yürüyorum, önce, oraya uğramadan kendimi dışarı çıkmış gibi hissetmeyeceğimi bildiğim Karanfil Sokağa gidiyorum. Gözlerim her gün tekrarladığı ritüeline başlıyor, çevredeki ilginç giyimli ve tuhaf saçlı kişileri tespit etmeye çalışıyorum. Birkaç ilginç tipe rastladıktan sonra tanrıyla arasını düzeltmiş bir kul gibi rahatlamış hissediyorum. Sonra asıl yapmam gereken şeyin ne olduğunu düşünüyorum. Ve beni dışarı çeken her ne ise ona varmam gerektiğine karar veriyorum sonra “evet” diye bir fısıltı geliyor kulaklarıma; ancak gideceğim yere vardıktan sonra “evet” diyenin ben olduğumun farkına varıyorum. Olgunlar sokaktayım, “korsan kitapçılar sokağı” diye adlandırılan sokakta. Korsan kitap basmanın yasak olduğunu ve Türkiye’de korsanla ciddi bir mücadele yürütüldüğünü bildikleri halde nasıl olur da Ankara’nın göbeğinde göstere göstere korsan kitap satarlar, bir türlü anlamıyorum. Konuştuğum birçok kitapçı, satmış oldukları kitapların, yazarlarının bilgisi dâhilinde orijinalleri basan yayınevleri tarafından çıkarıldığını söylüyor, şaşırıyorum. Sosyal adaletin gereği buymuş, mevcut fiyatlardan orijinal kitap alıp okumanın imkânı yokmuş, hele öğrenciler için hiç mi hiç yokmuş, katılmıyor da değilim… İnsanlara ucuz kitap tedarik ederek topluma hizmet ettiklerini söylüyor bana Ahmet isimli satıcı, peki ya yazarların ve yayın evlerinin hakkı? Bana bu işin onların bilgileri dâhilinde olduğunu söyledi, “düşünsene” dedi, “TOBB’un hemen yanında, Ankara’nın göbeğinde açıktan açığa suç işlenmesine müsaade edilir mi? Olgunlarda korsan kitap satıldığını yetkililer bilmiyor mu sanıyorsun? Arkadaşım, biz birer kültür elçisiyiz” diyor, galiba ikna oluyorum. Mansur Afşin April 11 İSTANBUL'A GİTSEM
Yahya Kemal’e "Ankara’nın en çok neyini seversiniz?" demişler, “İstanbul’a dönüşünü" demiş. Katılmamak mümkün mü Üstat Kemal’e? Şöyle beklenmedik bir davet gelse de İstanbul’a gitsem, Eminönü’nden yürüsem, Galata Köprüsü’ nü geçip Karaköy’e varsam, umumhaneye uğramadan, börek yemeden geri dönsem. Oyuncak yılan satan amcadan bir yılan alsam, yapacak birçok şey arasından ne yapacağıma karar veremeyip Eminönü balıkçısında oturup kalsam, denizi yutsam gözlerimle, martıları ellerimle sevsem, kıyıdaki çöpler arasında gördüğüm deniz analarının parçalanmış jöle vücutlarına bakıp hey İstanbul desem “güçsüzleri nasıl da harcıyorsun.” Tekrar yürüsem köprüden, karşıya geçsem bu sefer intihar etmeyi düşünmeden. Sahilden bir simit alsam, vapura binsem Kadıköy’den. Elli kuruşa bir çay söylesem, bol karbonatlı. Sonra soğutsam o çayı elimde ve ilerlerken yeni camiye doğru, el sallasam Galata Kulesin'e. Sevgilimi hayal etsem balkonunda. Hani bir masal vardı ya saçını kuleden aşağı sarkıtan prenses hakkında. İşte ben de o prensesin saçlarını görsem, ve de bir prens… Eminönü'nde vapurdan insem, Özler miyim acaba Ankara’yı? Ankara’yı özlemeyeceğim kesin ama ya onu? Özler miyim dersiniz? Özlerim elbet, İstanbul’u seveni özlerim, "yalan söyledim" deyip kandırdığımı- ?- özlerim, hem de çok.
Sınavlar sebebiyle internete iki -üç günde bir girebiliyorum, yanıtsız kalan mailleriniz için lütfen kusuruma bakmayın, inanın sınavlar bittiğinde hatamı telafi edeceğim. Saygılarımla... Mansur Afşin April 07 Bir Anı
Bugün ceza hukuku sınavından çıktıktan sonra ne yapacağımı bilemez halde yurda geldim, iki gün sonraki medeni usul hukuku sınavıma çalışmak yerine önemli belgelerimi sakladığım klasörü karıştırmaya başladım. Eee, sınav kötü geçince insanın ders çalışası gelmiyor.Şuursuzca kağıtları karıştırdım, ta ki biraz sonra okuyacağınız yazı elime gelinceye kadar. Lise ikinci sınıfta "Harf Dergisi*"nde yayımlattığım yazım, "vay bee, ne günlerdi!" demekten kendimi alamadım. Anılar güzel şeyler.
Yaprağın Öyküsü
Ne sığınacak bir yuvası vardı Ne de onu sevecek bir annesi Yapayalnız kalmıştı dünyada Hatta, kalbinin bile onu terk ettiğini düşünecekti Kesik, soluk atışlarını duymasa. Ötmeyi unutturmuştu ona Geceleri, esen soğuk rüzgar Bir ağaç bulabilmişti ancak Cılız bedenini saklayacak O güneşi severdi Parlak ışıkları arasında mutlu olurdu Fakat yıldızları sevmezdi Çünkü onlar güneş gibi değildi Okşamıyorlardı narin vücudunu Ve yağmurlar… Onlar bir çift gözdü Göremediği dünyayı aydınlatan, Duyamadığı şarkılar söyleyen. Her yaratık gibi o da âşıktı yağmurlara Ruhunu temizleyen sıcak damlalara Damarlarındaki kan olurlardı bazen Can verirlerdi kırık kanatlarına Henüz hiç uçamamıştı uzaklara Çok üzülüyordu. Neden uçamıyordu Ama nerden bilebilirdi Uçmanın ölümden sonra olduğunu Eğer kendini kuş sanmasaydı yaprak O da mutlu olabilecekti elbet Rüzgârdı ona kalbinin attığını sandıran Ve incecik bir damardı onu hayata bağlayan. Eylül gelmişti artık soluyordu yüzü Farkında değildi Görmüyordu ki gözü Şimdi daha hızlı atıyordu kalbi Sonra bir anda kesildi nefesi Bilemedi öldüğünü Ama daha önemlisi Rüzgârla savrulup uçtuğunu
mansur afşin
*HARF DERGİSİ: Değerli edebiyat hocamız Şair Hüseyin KAYA'nın gözetiminde çıkarılan okul dergisi, benim liseme yani Halil Rıfat Paşa Lisesi' ne ait bir degi
April 06 ŞİMDİ?Farklılıkların sevilmediği bir toplumda yaşıyoruz. Daha küçükken başlandık iğnelenmeye. "Çilli" diye alay edildik çoğu kez. “Şişko Patates”likten kurtulamadık, esmerdik “Arap” dediler, sarışın olunca “Sarı Pipi”. “Dişlek” olduk bazen, “İnek”liğimiz de gözden kaçmadı, zeki olunca “Haset” dediler, başarılıyken “Yalaka”. Her defasında biraz daha sindik, çekildik bir köşeye, aynaları suçladık ve de anneleri… Biz neden diğerleri gibi değildik, neden güzel değildik mesela ya da neden beyaz değildi tenimiz? Bulamadık cevabını henüz; ya da çocuktuk çünkü. Ya şimdi? April 05 DÜN GECEDün gece Eros aradı “kardeşim çayını içmeye geliyorum” diye. Buyur gel dedim. Gece iki - iki buçuk gibi geldi, özlemişiz birbirimizi, neredeyse on dakika kucaklaştık, üç aydır görüşmüyorduk çünkü. Eros’u nereden tanıdığımı merak edenler varsa aydınlatayım: Ben henüz ilkokul birinci sınıfta iken bir gün okulun bahçesinde bulunan bir elma ağacının dalında oturan, kısa boylu, bebek yüzlü, hafif tombul bir adamın bana gülümseyerek pembemsi bir ok fırlatmak üzere olduğunu gördüm. Ben onu görmenin şaşkınlığını henüz üzerimden atamamışken fırlattığı ok dairemsi eğriler çizerek ve kanatlarını çırparak bana doğru geliyordu. Bir anda irkilip oku yakaladım. Eros çok şaşırdı, sendeledi, ağaçtan düştü. İşte o zaman ben kahkahayı bastım. “Sen beni görebiliyor musun?” diye sordu, “evet” dedim, son on asır içerisinde onu gören tek insanın ben olduğumu söyledi. İşte o gün itibariyle başladı dostluğumuz. O zaman oku yakalayamasaydım beni öğretmenimin kızı Özlem’ e âşık edecekmiş. İyi ki yakalamışım. O gün birbirimizi iyice tanıyıp sevdikten sonra ona: “senden bir şey isteyebilir miyim” dedim, “elbette “ dedi. “Mademki dünyada seni görebilen tek insan ve mademki tek dostun benim o halde beni kimseye âşık etmeyeceksin, yoksa vallah seninle bozuşurum ”dedim. “peki” dedi. “Sen benden isteyene kadar etmeyeceğim”. Öylece anlaşmıştık. Ve bu sayede bu güne kadar hiç âşık olmadım. Neyse, biz dün geceye dönelim: “ dostum, çok vaktim yok, hem de senin sınavların var, uykunu iyi alman gerekir. Sana bir şey danışıp gideceğim, sınavların bitince birlikte bol bol vakit geçiririz” dedi. “Peki “dedim. “Yahu dedi şu benim pembe ok takımım var ya, onu değiştirsem mi?” “Neden?” diye sordum. “Ben aşk dağıtan kişiyim; fakat elimde bir ok var, yani bir savaş gereci, sence bu biraz tezat oluşturmuyor mu? Şiddetin ve savaşların bu kadar çok olduğu bir dünyada iyilik ve aşk adına dahi olsa ok taşımam ne kadar doğru sayılır?” dedi. “Kısmen haklısın dostum” dedim ama bana soracak olursan: “Tek bir ok atmakla aşk dağıtma işi olmaz; insanlar şiddet, nefret ve ölüm dağıtırken keşke bir ok kadar masum olabilse. Dürüst olmak gerekirse insanlığın bu hale gelmesinde senin ve bu ilkel silahının da suçu var çünkü sen kendini ve okunu biraz geliştirmiş olsaydın dünyadaki savaşlar bu kadar çok artmayacak, bu kadar çok insan katledilmeyecekti. İnsanoğlu atom bombasını bulurken, nükleer başlık takarken sen hala ilkel okunu kullanıyorsun. Sırf bu yüzden aşk ve nefret arasındaki uçurum büyüyor; nefret ve hırs kat be kat öne geçiyor. Bence, dostum sen bu okunun ucuna nükleer başlık filan taktırmalısın: bir atışta yüzlerce insanı aşkla tanıştırmak için, hatta yanına bir de çırak almalı, yok yok bu da yetmez, bir bölük belki de ordu kurmalısın, nefretle mücadele o kadar kolay değil.”. Erosun suratı değişti, ne diyeceğini bilemez bir haldeydi. “Söylediklerini düşüneceğim dostum” dedi, “peki “ dedim, kucaklaştık, ayrıldık. Mansur Afşin April 04 SİVİLCE PATLATMAKBaşlığı okuyunca midenizin bulandığını, yüzünüzün buruştuğunu görür gibi oluyorum. Belki de bu yazıyı okumamanız gerektiğini düşünüyorsunuz. Haklı olabilirsiniz, ben de yazmamam gerektiğini düşünmüştüm ama başladık bir kere. Şimdi nereden çıktı bu sivilce patlatmak diyeceksiniz. Normalde açıklamayacaktım ama sırf kafanızdaki soru cevapsız kalmasın diye açıklıyorum: Her sabah uyandığımızda yüzümüzün sair yerlerinde peyda olmuş sivilcelerin ne merem bir dert olduğunu; sırf bu sinir bozucu sivilceler sebebiyle yüzümüzden ve hatta kendimizden nefret ettiğimizi; bizi çöküntü halinde gören annemizin, babamızın bize “evladım sakın dokunma onlara, sıkarsan yüzünde iz kalır, ergenlik yüzünden çıkıyor onlar, birkaç seneye kadar yüzünde bir şeycikler kalmaz” deyişini; fakat bizim bütün bu telkinlere rağmen evin gizli bir köşesinde aynanın karşısında suratımızdan çıkan bu çirkinlik abidelerini büyük bir intikam duygusu ile patlatışımızı ergenlik dönemini yaşayanlar bilir. Ayrıca sivilce patlatma eyleminin insana verdiği büyük bir iş başarmış olma duygusunu, dünyanın en büyük problemini çözmüş gibi vardığı kendisiyle gurur duyma hissini, patlatılan bir sivilce ile alınan rahatlama hazzını ve her ne yaparsa yapsın yaptığı şeyden-cinselliğe dair bile olsa- bu kadar büyük bir haz alamayacağını sivilcesini patlatan her genç bilir. Evet arkadaşlar, biraz önce sizde tiksinti uyandıran bu kanlı, irinli sivilcelerin insana ne kadar büyük bir rahatlama hissi vermiş olduğunu gördük. Ülkemin büyük bir kaosa sürüklendiği, insanların bunalıma girdiği, vize sınavlarının-gazi hukukta- başladığı şu günlerde suratımın orta yerinden kocaman bir sivilce çıkmasını ve benim bu sivilceyi patlatarak tüm bu kaygı ve dertlerimden bir an için dahi olsa kurtulmayı ne kadar çok istediğimi de bu yazıyı okuyan herkes bilir. Alternatifi olan var mı? Mansur Afşin April 03 HAVASon günlerde havalar iyice bozdu. Nerdeyse yağmursuz gün yok. Sıkıldık bu bunaltıcı havadan, güneşi özledik, sıcağı özledik. Ankara'nın ılık akşamlarında sevgilimizle karanfilde, konurda gezmeyi özledik. "abi bi mendil alır mısın, almıyorsan harrççlık verir misin?" diyen selpakçılara harçlık vermeyi özledik.
Bu günlerde havalar iyice puslandı, geceleri açık havada samayolunda gezmeyi özledik, sevgilimizle dudak dudağa dondurma yemeyi, karanlık parklarda çimenler üzerinde yuvarlanmayı özledik.
Havalar açar mı dersiniz? Açsın artık havalar. Görelim güneşin tatlı yüzünü, elinden tutalım sevgilimizin, yürüyelim uzaklara, Ankara'da her sokakta belki her parkta söyleyelim şarkımızı...
Buradan değerli hemşehrim, okul arkadaşım Erdost'u çıkardığı güzel gazete için tebrik etmek istiyorum.
"Keenlemyekün" adlı okul gazetesinin sonraki sayılarını merakla bekliyorum April 02 Hatırlanmak İstenmeyen (Kor Ateş)Unutulmayanlar vardı bir zamanlar: Leyla unutulmadı, Mecnun unutulmadı. Gerçekten sevdiler, ne onlar birbirlerini unuttular ne de insanlar onları unuttu.
Ve Unutulanlar: Bir ben vardım bir de benim sevgililerim; unutuldular; unutuldum. Kimini çok sevdim kimini sevmedim. Kimi beni sevdi kimi sevmedi. Ve unutuldular; unutuldum.
Hatırlanmak İstenmeyen: Biri vardı, baharda yüreğime düşen. İsmi gibi kor ateşten, bakışları mercan. Tanrı benim sevdiğim ne varsa hepsini ona vermişti sanki. Düşünüşünü sevdim, konuşuşunu, yürümeyi çok sevişini, masum gülüşünü; ne varsa sevdim ne gördümse sevdim. Ama sevilmedim, bilinmedim, umursanmadım!
Kor ateş, düştüğü yeri yakar. Beni de yaktı, eski benden kalan iki tutam kül, bir soluk duman; esen ilk rüzgarda ise ne ben kaldı ne kül ne de duman... Neyse ki eski ben yok artık, eski sevda yok...Kor ateş yakamaz beni, alamaz gözleriyle ruhumu. Söz verdim ben tanrıma, unutacağım onu! En Sevgilimdin, şimdi ise: hatırlanmak istenmeyenim.
Ülkemden:
Sana bu ölüm yakışırdı diyor saygıdeğer bir şehidimin eşi,
Bin oğlum olsa onları da gönderirdim diyor bir ana.
Her yerde acı, her yerde göz yaşı...
Giden oğullar geri gelmeyecek
Ne olur durdurun bu kanı,
Dindirin artık, ne olur dinsin bu göz yaşı.
Ülkeme:
Büyüklerim, Lütfen biraz da bizim sesimize kulak verin.
Kavga etmeyin birbirinizle
Boş hayaler peşinde koşmayın,
Hortumlamayın bankaları,
Rüşvet yemeyin,
Kin ekmeyin toprağımıza.
İş verin,
Aş verin,
Gelecek verin,
Sevgili yurdumun insanına.
Mansur Afşin
April 01 SÜLÜNLERSizin kadar sevimli ve güzel bir şey daha var mıdır ki şu dünyada? İlkin Altın parta, bir sonbahar gününde görmüştüm sizleri. Gördüğüm anda söylediğim şey " tamam işte bu" oldu. Benim aradığm güzellik bu, aradığım sevgili bu. Artık ne kadar güzelsin diye sıradan kızlara iltifat etmeyeğim, gerçek güzeli gördüm, inanarak gerçekleri söyleyeceğim, yalancı bir yazar olmaktan kurtulacağım. Sanki siz de bu hislerimin farkına vardınız ve beni sevda dolu bakışlarla süzdünüz. Güzel sandığım kızlara yazdığım methiyer için kaybettiğim vaktime yandım, aşıkım diye aldattığım kızların hislerine yandım, kötü bir insan olduğumu varsaydım, sonra Karacaoğlanı hatırladım rahatladım. Karacaoğlana benzemekten mutluluk duydum, güzeli sevmenin suç olduğunu kabul etmedim, güzel olmayanı güzele benzetmeyi mübah saydım ve güzel olmayanlara söylediğim yalanları meşrulaştırdım. Tatlı sözlerle aldattığım kızlardan özür diliyorum, bundan sonra birdaha laf oyunları yapmayacağım demiyorum; ama ne yapacağımı önceden söylediğim için sonuçlarından sorumlu değilim.
Sülünlerden bahsettik, yandaki pencerede fotoğraflarını görünce bana hak vereceksiniz. Benin iki aşkım oldu bu güne kadar, biri sülünler diğeri çiğdemler. Ya kızlar diye soracak olursanız: Üzgünüm ama onlar sadece aldatılanlar...
Biz Aşkla, çiçekle uğraşırken birtakım insanlar hayatta asıl yapılması gereken şey buymuş gibi hala birbiriyle münakaşa ediyorlar, parti açıp parti kapatıyorlar. Hır gür çıkarıp kavga ediyorlar, dağa çıkıp kurşun sıkıyor, yere inip taş atıyorlar. Ya onlar yoldan çıkmışlar ya biz. |
|
|