mansur's profileBizler Sadece...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    April 03

    Hafta

    perşembe bulanıklık taşır
    salı berraklık
    çarşamba doğurur güneşi
    cuma karanlık
    günler sayesinde bulur
    hafta kendini
     
    March 15

    Başkadır bu yalnızlık

    klişe tabirlerden uzak bir yalnızlıktır
    yaşadığınızı iliklerinizde fark edersiniz
    korkaklaşmışsınızdır biraz
    sinmişsinizdir de.
    dostlar ve dostluklar derman değildir
    yenmeye güç yetiremezssiniz
    kalabalık yerlerde olmaktır çare
    hep yeni yüzler, hayaller olsun diye
    zaman dursun ya da gitsin fark etmez
    sevgi sözcüğü geçen her cümleniz yalandır
    eksik olan şeyi bilmediğiniz için
    bitmeyecektir yalnızlık.
     
     
    February 22

    Çarpışma

       Çarpışma
     
    ruhlarımızdı çarpışan
    aniden kesildi ışık
    uzandık sere serpe
    başlarken yağmur
              çarpışmıştık
    yeniden yandı ışıklar
               yükseklerde
    biterken yağmur
    January 27

    ADAMIN

    ADAMIN
     
    esintileri gelir akşamdan
    ölüm gününde
    bir karanlık veda bırakıp
                 seyranı
    kaçar,
               adamın
     
    karıncaların öfkesi
    sincan treninde
    hep aynı dumanı
                   gölgeye
    siner, 
             adamın
     
    iki buluşma ötesi
    yakındır gündüze
    sakinlik özlemdir
                    ilelebet
    gider,
          adamın
     
    şuracıkta bir saat
    kırarken dizini
    kesek kesek toprak
                   tıkırtısıyla
    keser,
                adamın
     
     
     
     
     
     
    Mansur Afşin
     
     
     
    January 26

    DENİZ

    Burası karanın bittiği yer. Yürüyerek gidemeyeceğiz.
    Bundan sonra.
     
     
    Burası gündüzün bittiği yer. Gülümseyerek gidemeyeceğiz.
    Bir daha.  
     
     
     
     
    November 09

    BUĞDAY

    BUĞDAY

     

    Kimsesizdim kendim bildim bileli

    Rüzgâr savurdu, yağmurla ıslandım

    Tutmadım hiç, elimle anne eli

    Sonunda bir çukurda yuvalandım

     

    Korkarak bekledim, neydi kaderim

    Yalvardım toprağa beni sar diye

    Gidecek ne yurdum vardı ne yerim

    Sardı beni can toprak, sardı sineye

     

    Karanlıkta gözümde bin bir perde

    Durmadan hayallere dalıyordum

    Kim bilir hangi kucakta, nerede

    Kapanmıştı gözlerim, uyuyordum

     

    Bir gün açtım gözümü, gün doğmuş

    Yanı başım boy boy fidan sarmış

    Boz bedenim ota, yeşile dönmüş

    Yalnızlık bitmiş, bende bir halk oldum

     

    (BuğdayMansur...)

     

    November 05

    Masa

    Olduğum yerde duruyorum günlerdir, sabah güneş doğuyormuş bana ne. Yanımda kaç sandalye varmış, üstünde kim oturuyormuş umrumda değil. Aç değilim açıkta değilim. Okulum yok, dersim yok. Erkek öğrenci yurdundan bir masayım ben.
     
     
    October 24

    İYİ CİNLER

       Öldürülüyor tüm iyi cinler, her sokak başında birinin cesedine rastlıyorum. Kanlar içinde upuzun yatıyor soğuk bedenleri. Suratlarında şakın ve ümitsiz bir ifadeyle gitmişler. Vurulmak hiç beklemedikleri bir şeymiş besbelli.
       Cinayetlere ses çıkarmıyor insanlar, bir taksiyi çeviremiyorum mesela. Öldüklerine, varlıklarına inandıramıyorum kimseyi. Cestlerinden bile kaçıyorlar iyi cinlerin.
       Katilleri kim bu masumların? Katilleri belli: kalçasından başka övünecek bir şeyi olmayan düşkün kızlar.
              (SavcıMansur...)
    October 22

    Dönemeç

    Dönemeçteyim, Haydar Amca'nın dükkanının köşesinden sağa dönünce kaşına çıkan büyük caddenin oratasındaki dönemeçteyim. Ayaktayım, yalnızım, dönemeçteyim ama dönenler: otomobiller. Çikolata kaplı leblebiler var cebimde bir kısmı serçe yumurtasına benziyor bir kısmı koyun gübresine, tiksiniyorum. Üzerime giydiğim kazak beni yeterince ısıtmıyor, yanımdan geçen arabaların soluk ışıklarından medet umuyorum ama nerde ışıklarda o merhamet! Çoğu yüzüme dahi çarpmadan kaçıp gidiyor. Hızla dönen lastik tekerlekler de olmasa...
     
     
       (SoğukMansur...)
    October 15

    Kaldırım taşı

     
    Yeter ey insan, basıp durma üstüme! Çoğuz diye tükenmeyiz mi sandın! Senin kalbin varmış etten, neye yarar? Taşız diye  bizim kalbimiz yok mu sandın?
     
    Ey nalsız insan, acımadan basıyorsun üzerime. Aldırış etmedin baharıma yazıma. Nalsız ayak tamam da lastik tekerlekli otomobil canımı yakmaz mı sandın?
     
     
    (TaşMansur...)
     
    October 03

    Birileri Ölürken

    Acılar paylaşılınca azalır derler ya, külliyen yalan. Geçenlerde yaşadım ben bunu. Karalar Köyü'nün çamurlu yollarında yürümek yormamışken beni, yaşlı köpeklerin hırıltılı seslerinden korkmamışken, aralık derenin azgın sularından korkmadan atlamışken  mi ölümden korkacağım ben? Ölüm diye her dereye bir köprü kurulmuşken, her gün katar katar insan o köprülerde yol tutarken ben mi ona meydan okuyacağım? Yağmurun yağması gibi kasvet yağarken, köyün semaları gri bulutlarla kapanırken kara çarşafa bürünen kadının çığlığı yırtardı göğümü. Sevginin anlamının arandığı törenlerden birinde, bir yas akşamında bayramını kutladık ölünün. Her ölü gibi umarsız ve habersiz oluşuna aldırmadan şarkılardan çaldığımız matemle süsledik sözlerimizi. Yakılan ağıtların tınısına kendini kaptıran başlar uğuldayan ağaçların çıkardığı sesler gibi ne tarafa sallandığını bilmeden salınırken günün bittiğinin farkında bile değildir. Bol yemişli düğünlerin aksine çayın bile çok görüldüğü bu törenlerde yok sayılan midelerden çıkan tuhaf seslere şahit oldum ben.  Ölüm bu kadar yakından hissedilirken az önce ayakkabılar mezarlığın cıvık çamuruyla kaplanmışken, kasvetli oda, aydınlık koridor ölüm kokusuyla kaplanmışken içerden nefis bir yemek kokusunun gelmesi beklenemezdi tabii. Tüm bu kasvete, tüm bu umarsızlığa rağmen kendi iktidarından taviz vermeyen mideler çay arzusu ile yanarken değişen dünya düzeninden, Amerika’da çıkan ekonomik krizden dem vuran yaşlı başlı adamlardan habersizdim ben. Ne bir kulağımla yanımda komünist komünist konuşan amcayı dinliyordum ne de bir kulağımla telefonumun çalacak olan melodisini. Uzaktaki sevgilinin hayali gözlerimi benden almışken henüz büyümemiş yüreğimin acımasızca hüzünlenmesini bekliyordum. Acı denen şeyin dilde bir tattan ibaret olduğunu sanan insanlara inat acının en onulmazlarını yüreğinde taşıyan ben tüm bu acılara rağmen mutluluğun zirvelerini her istediğimde istediğim gibi yaşıyordum. Dünyanın acımasız olduğunu ve her istediğimizde bize adalet dağıtmayacağını biliyorum, bunu bir hukuk öğrencisi olduğum için değil, ilerde iyi bir hâkim olacağım için  ya da düzenbaz bir avukat olup adaleti yanıltacağım için değil sade ve sadece şu an bu sözü söyleyerek bir nebze olsun günahlarımdan kurtulacağım için söylüyorum.
     
    (GünahkarMansur...)  İnan bana tanrım, bu günahlar benim değil!
    September 14

    SİNEK ÖLDÜRMEK

    Bugün ne yazsam acaba diye düşünürken açık bıraktığım pencereden kocaman bir sinek girdi içeriye, vızıltısıyla dikkatimi dağıttığı yetmiyormuş gibi görüntüsüyle de midemi bulandırıyordu. Şu mübarek ramazan günlerinde her ne kadar içimden bir ses: “yapma yazıktır” dese de ruhumun en görünür köşesinde oturan şeytanım hınzırca gülümsüyordu. Cinayetlerimiz arasına bir yenisini daha katacaktık görünen. Masamın başında çivili duran ben ava çıkmış bir kedi edasıyla sünüyor, havada umarsızca süzülen sineğin kollarımın menzili içerisine girmesini bekliyordum. Şeytanım ruhumun en beğendiği köşesinden kalkıp sineğin yanına gitmiş onu benim lezzetli bir yiyecek olduğuma inandırmaya çalışıyordu. Tabii sineği inandırmak beni inandırmak kadar kolay olmuyordu; ama her zavallı mahlûk gibi o da benim güçlü şeytanımın gösterdiği cazibedar lezzetlere aldanıp siyah suratının ahmak görüntüsünün farkına varmadan ölümün sarımtırak ışıklarına doğru yol alıyordu.                                                                                                                           “Paaatttttt!” Birbirine çarpan iki defterin korkunç gürültüsü içinde farkına varılmayan bir vızıldama uzay boşluğu içinde silinerek kayboluyordu. İçimden bir ses: “sivilce patlatmak kadar olmasa da sinek patlatmak da insanı rahatlatıyor” diyordu (galiba bunu içimdeki melek söylüyordu).Ufak bir cenaze-temizlik- merasiminden sonra kefene-peçeteye- sarılmış ceset mezarına-çöp kutusuna- doğru yol alıyordu.

    (KatilMansur…)

    September 05

    Arayış

        Kaç akşam vardır ki hiç bir şey aramadan yürümüşümdür sokaklarda? O günden sonra hangi gün yüzünü aramamışımdır baktığım yüzlerde? Kaç yüz denk gelebilmiş senin yüzünün güzelliğine, hangi gözeler seninki kadar can alıcı bakabilmiş yüzüme? 
        Her güzel yüzde senden bir parça olduğunu varsaydığımda; bir parlak gülüş, hafif bir ışıltı gördüğüm her yüzde sana gelecek bir yol bulduğumda, ırmak ortasındaki taşlardan zıplayarak karşıya geçmek gibi suratlaradan atlayarak sana gelmeye çalıştığımda sanki seni bulacakmışım gibi hissetmeme sebep olan şeyin henüz ne olduğunu anlayamamıştım. Anlamadığım şeyin benim idrak sınırlarımı aşan büyüklükte bir aşk olduğunu öğrendiğimde koca İstanbul'da gitmediğim tek doktor dahi kalmamıştı. Bu büyüklükte bir aşkla başa çıkamayacağımı söyleyen doktorlara inat hala arıyorum yüzünü baktığım her yüzde!
     
             (ArayanMansur...)
    September 02

    ZEVK

     Daha anlatacak çok şeyi olmasına rağmen arkasını dönüp gitti; sövüp saydığı küfürlerden, ellerine tutuşturulan kağıt parçalarından utanarak, pastel renkte makyajını yasemin kokan ıslak mendille silerek yürüdü. Hayatta olmasını nimetten saymadı. Orospu olmanın en tatlı yönü buydu, insan utancından utanç duymuyordu. Ayakkabısının uzun sert topuklarının granit taşlarda çıkardığı sesle birlikte uzun koridorun beyaz duvarlarına sinen gölgesini takip etti. Koridorun sonundaki merdivenlerden aşağı sanki biraz önce bedenini satan o değilmiş gibi, sanki aşağılık bir herifin altında hiç inlememiş gibi indi. Gölgelerin seslerin ve kokuların raksında mide bulandırıcı bir tını değil iç gıdıklayıcı bir nağme vardı, bu yüzden yalnız olmanın sıkıntısından kurtulmak için çaba harcaması gerekmiyordu. Yürüdükçe sallanan saçları, hafiften titreyen göğüsleri ve ahenklice kalçasına çarpan çanta tutmayan eli, içinde bulunduğu durumdan şikayetçi olmasa da küçük pıtırtılar çıkaran yüreği avuca alınmış bir serçe gibi titriyordu. Yatmak, küçük kalbini titretmek için yeterli bir sebep değilken, en utanç verici yatak oyunlarında dahi minik yüreği bu kadar titrememişken şimdi  bu yüreğe ne oluyordu da  gevşek bedenine aldırmadan, annesine küsen küçük bir kız çocuğu gibi köşeye çekilip ağlıyordu?  Zevk aldığından değil de işinin tabiatı gereği inlediği günlerde ne rahattı yüreği. Rol yaptığı için para aldığına inanmak ne güzel bir duyguydu. Bu sefer neden aynısını yapamadı? Neden bir oyunun içinde değil de hayatın içinde gibi hissetti kendini? Acıyla gerilen kasıklarının kendini zehirli bir şerbete boyaması ne utanç verici bir şeydi. Dünyada ki en aşağılık şey, aşağılık bir şeyden zevk almaktı.

    (ZevksizMansur...)

    August 27

    Karışık Kafa

    Şerflice sevmek midir hayatın gayesi, hayat sevmeye tutsak edilmiş bir köle mi? Aşk için adanmalı mı bir ömür bir kula, yoksa bir kul da benim deyip sıyrılmalı mı? Büyük olmak için aşk deyip çöllere mi düşmeli yoksa uçsuz bucaksız kuytu bir ormana mı inmeli. Neresinde tutmalı hayatın, neresinde su koyvermeli? "Tuz gölü kurumuş" haberleri yayılırken etrafa gidip kıyısından köşesinden arsa mı parsellemeli? En uyduruk düşüncelerin peşine takılıp, en varılmaz hayalleri mi tahayyül etmeli? Ne olmalı, ne tutmalı...
     
    (KarışıkMansur)
    August 16

    ŞİİR Denemesi

     

    İstanbul’da Bir Sevgili

     

    Üstünde çok güzel bir şal vardı

    Siyah üzerinde allı, güllü

    Mevsim kış, hızlıca yağan kardı

    Aklanmış bacalar biraz küllü

     

     

     

    Bir şiir yazmak geldi içimden, mısraları gökyüzünde uçuşsun istedim. Yorgun ve matemli yüzlere neşe versin. Olmadı beceremedim, tek mısranın ötesine varamadım.

    YorgunMansur...

    August 12

    Yüksel'de Bir Akşam

    Dizi yırtık pantolonlar ülkesi
    Bol yemişli ağaçlar
    Uzun saçlı bülbül yuvası
    Piercingli başlar
    Yine güzelsin bu akşam
    Yüksel caddesi
     
     
    Eğer ben şair olsaydım bu da bir şiir olurdu! (ŞiirMansur...)
     
     
    August 08

    Ölümsüz Aşk

                        

    Sana ölmeden önce bir mektup yazmak isterdim ve kendi ellerimle sunmak… Sert bir tokat yemek pahasına. Ama olamaz, yapamazdım, derinliklerinde kaybolduğum gözlerine bakıp savruk cümlelerle yazadığım mektubu sana veremezdim. 

        Üç aydır ölüyüm ben, ne kalemim var ne de bir kağıdım; yazamıyorum sana. Karanlık buralar sevgilim, telefonlar çekmiyor, internet diye bir şey yok, mail atamıyorum. İnsanların gelip geçtiklerini duyuyorum bazen,  bazen de ölenlerin çığlıklarını. Bir de arada, konuşma bilmeyen böcekler geliyor yanıma, çıtırtılarla anlaşıyoruz. Onlar enflasyondan, pahalılıktan, darbeden filan bahsediyorlar bense sadece senden. Sana ulaşabilmek için içlerinde telefonu, laptopu olan var mı diye çok araştırdım; fakat bulamadım. Tatlı böcekler bunlar hayatım, karıncaya benziyorlar. Hele içlerinden birisi var ki bayılıyorum ona,  ismi Şevval, çok bilmiş biri, bu yüzden ona Şevval Dede diyorum. Bir görsen o kadar sevimli ki. Sana olan aşkımı anlattım ona. Yıllarca peşinden nasıl koştuğumu, senin uğruna ne cefalara katlandığımı anlattım. “Evlat” dedi bana. “Ben Mecnunu da tanırım. Bizde sizdeki gibi ölüm yoktur, biz her daim hayattayız. O yüzden geçmişin tümünü gördük, geleceği de göreceğiz. Dolayısı ile Mecnun bir aralar benim ahbabımdı, aslına bakarsan ben kalbinde aşk taşıyan herkesin ahbabıyım, ama en iyi ahbabım en aşık olandır. Bu yüzden şimdilik en iyi ahbabım sensin. Mecnun’da bana Leyla’yı anlatırdı ama o senin kadar yanık değildi”. Hayatım, ben ona Şevval Dede diyorum diye sakın yanlış anlama, onlarda anne baba , dede gibi kavramlar yok çünkü üremiyorlar. Ona sadece ben Dede diyorum.

    Biliyor musun bebeğim?

     Şevval Dede diyor ki:  sana bu mektubu yazabilmemin tek sebebi yüreğimdeki sonsuz aşkmış, insanlar ölür; fakat aşk ölmezmiş. Aşkla dolu yürekler her daim pıtırcık pıtırcık ışık yayarmış etrafa. Bir iletişim aracıymış bu sevgililer için. Cep telefonu sinyallerinden çok daha etkiliymişler mesela. İnsan ölünce dahi ölmeyen aşk her baharda çiçek açarmış doğaya, tüm çiçekler birer mektupmuş ölü aşıklardan sevgililere. Her bir çiçek aşıktan maşuka iletirmiş sevgi mesajlarını. Güzel kokmalarının nedeni de özlerindeki aşkmış. Bir de aşkın gizli formülünü saklarlarmış bağırlarında, bu güne kadar onu bir tek arılar öğrenmiş ve  bal yapmışlar onunla.

    İşte sevgilim, tüm bunları en sevdiğin çiçek olan papatya ile söylüyorum sana, mezarımın toprağında yetiştirdim onu uçsuz bucaksız aşkımla, her baharda gelip bulacak o seni ve yine anlatacak sana ölümsüz aşkımı.

                                         mansur afşin

    (HiçOlmayanMansur...)

     

    *Keenlemyekün, Gazi Hukuk Fakültesi'nde Erdost arkadaşımız tarafından çıkarılan edebiyat seçkisi

    August 06

    Dönüş

    Yine bir dönüşü yaşıyorum; ellerimin arasından kayıp gidiyor saaatler, özlemlerimi çantama yükleyip bu kadim şehirden gidiyorum. Annemi, babamı ve sevdiklerimi geride bırakıp kendimi hiç  ait hissetmediğim bu şehri terk ediyorum her ne kadar bu şehirde  kartopu oynamayı  ve kardan kızlar yapmayı sevsem de. Güzel günleri özleyen yüreğim tam da yeni bir aşkın kucağına düşmüşken, biraz sonra kalkacak trenimin düdük sesini duyuyorum. Sivas'tan Ankara'ya her gidişimdeki gibi bu gidişimde de gögsüme garip bir ağırlığın çöktüğünü hissediyor fakat diğerlerinden faklı olarak "ruh ikizi"ni bulan kalbimin sevgilisine kavuşma heyecanını yaşıyorum. Hayatımda ilk defa kalbimin bir birey gibi davrandığına şahit oluyor düştüğüm bu ikircikli halden ürperiyorum. "Cennete düşen ilk yağmur damlası"na dokunan ellerimin kalbimle kurduğu ittifaka aldırmadan şu aciz satırları üçüncü tekil şahıs edasıyla yazmaya çalışıyorum. Her yazılanın, her söylenenin ve her hayalin eğer içinde "o" yoksa bir yanılsamadan ibaret olduğunu biliyor; hayatıma gerçeklik katan, gölgeleri aydınlığa eriştiren, belki güneş belki de güneşten daha öte bir aydınlığın yüreğime yerleştiğini hissediyorum. İsminde gizli olan parlak ışığın, ıslaklığın ve güzelliğin farkına varmış olan ben bakışlarında cennetin güzelliği gizli olan bu kızın her gülüşünde farklı bir cennet tasviri görüyor ve onu her an bir öncekinden daha çok seviyorum. Sivas-Ankara- İzmir hattında cereyan eden bu duygusal gerilimin beni aşkın en onulmazıyla tanıştıracağına iman edip bu yazıyı sonlandırıyorum.
     
    (GEzginMansur...)
    July 28

    MİYOP

      Her gün biraz daha küçülüyor dünyam, uzakları kaybediyorum, azalıyor tadıkların sayısı; binalar, insanlar, kıytırık kaldırımların ortalarında büyümüş soysuz ağaçlar bir bir buharlaşıyor. Her gün küçülüyor gözlerim, biraz daha öteyi görebilmek için gözümü alabildiğine kısıyorum ve acayip bir yaratıkmışım gibi bana bakıyor gözlerini kısmayanlar. Özlemlerim azalırken alabildiğine artıyor selamlar. Her cadde her insan potansiyel bir arkadaş, her kalkan el ise tanıdıktan bir selam. Seçip ayıramayınca yüzleri "ya bana ise" diye her sallanan ele heyecan ve çekince ile kalkan ellerim "onu tanımıyorsun" istihbaratını alınca kısılmış gözümden utanarak iner yere. "Teknoloji gelişiyor" der tanıdıklar, güzel güzel öğütler verirler, kimi "neden gözlüğünü takmıyorsun?" diye çıkışır, kimi de der artık "lasik" diye birşey var, çizdir gözünü de kurtar. Ben de derim ki: "Takmadım mı sanıyorsunuz gözlüklerimi, tıkmadım mı kendimi o hapisanenin içine? Biliyorsunuz, özgür bir insanım ben kalamam o tel kafes içinde! Gitmedim mi sanıyorsunuz doktara, lazer tedavisi yapın diye, ne dedi sanıyorsunuz doktor? "0,75 çok küçük bir derece".  
       Şimdilerde "lens" moda imiş, her takan memnun kalıyormuş, "dene bir" dedi arkadaşar, günlükleri, aylıkları hatta renklileri bile varmış. Dedim ki onlara: "Denemedim mi sanıyorsunuz, yapıştırmadım mı onları gözüme? Siz bilmezsiniz benim gözlerimi, köpük baloncuğundan bile narindirler onlar, biraz da alıngan. Kabul etmediler lensleri, çıplak kalmak istediler; çünkü onlara göre çıplaklık sevişmektekinden daha önemliydi bakmaktakinde.
     
    ÇıplakMansur...